[...]
izmir'e ilk geldiğim yıl, habire hasta oluyordum. yemek yemek yok, zira yemek yoktu. tost vardı o dönem 1.75'e satılan, bir de üniversite 2'nin 30 kuruşluk poğaçaları. bir yerde o da kesiliverdi, iştahım iyiden iyiye kaçmıştı. eriyip gidiyordum. mediko'da 75 kuruşa muayene ediyor, antibiyotik veriyorlardı, bakıma ihtiyacım olduğunun farkında olsam da, kendime bakamıyordum. ateşleniyordum, ateşim düşmüyordu. istanbul'a dönmem gerekti en sonunda.
ama ondan önce, bir gece, yurtta yalnız başıma ateşlenirken, bir şey yaşadım. biraz uyursam ateşimin düşeceğine dair bir inanca kapılıvermiştim, uyudum. rüyamda kendimi gördüm. yağmur sonrası bulvarlarından birindeydim, sonsuz bir geceydi. bir arabadan iniyor, kaldırımın kenarına diz çöküyordum. ellerimi birbirine kavuşturuyor, allahım, diyordum, bana verdiklerin için teşekkür ederim sana, çok teşekkür ederim. ömrümce tanrı'nın varlığını ne sorgulamış, ne de ona inanmıştım, içinde bulunduğum yeni şehir, bir tanrı muhakkak olmalı dedirtiyordu bana, sahte ateistlerle arkadaş olmaktan kendimi alamıyor olsam da, o'nu hayatıma zaten almıştım. rüyamın ikinci bölümüyle beraber, hayatımın en dramatik bölümü başlıyordu. kendimi, bir mezara atılırken görmüştüm, pamuk prenses elbisesi giyiyordum. bir ölüydüm. kendi ölüme bakıyor ve hep bir prenses gibi ölmek istediğine dair, bir dış ses olarak ölü prensese yorumlar yağdırıyordum. durmadan düşüyordum, tekrarlanan bir sahne gibi, durmadan mezara atılıyor, tekrar deniyor ve yine ölü prenses çıkıyordum.
etrafımızdaki insanların duygularına kayıtsız kalışımızı yadırgayacak yaşı geçmiştim, fakat sağlıksızlıkla mahvolan bir insana hem kayıtsız kalınıp hem de sevilen statüsüne konulmasını anlayamıyordum. bugün düşündüğümde, şaşkınlığım daha da büyüyor. merhaba yoktu o zamanlar, sürekli kullanmak zorunda olduğum uçuk kreminin rengiyle dalga geçmek vardı. yemek yiyemeyişimin kızgınlığa yol açması vardı. reçeteler, antibiyotikler, küçük eczane poşetleri vardı, elimden tutan kimse yoktu. bütün bunlara rağmen, ölü prensese dönüşeceğimi bilirken, gözyaşları içinde tanrı'ya bizi ayırmamasını rica ediyordum. takdirine saygı duyduğumu ısrarla belirtiyor, ama bunu istemekten de kendimi alamıyordum. sonraları, hastalığımın asıl sebebinin bu ilgisizlik olduğunu düşünecektim. ve daha sonraları, kendini aklayan itiraflar başlayacaktı. inanacaktım.
desperate housewives'ı içselleştirmenin, o dönemlere denk geldiğini, rüyanın son bölümünü düşünürken farkediverdim. rex van de kamp'in hastanede karısına not yazdığı bir sahne vardı, buna benziyordu son yaşananlar, ama mutlak olan, naif bir şekilde dramatik oluşuydu. bir hastane yatağında yatıyordum, beyaz bir ışık geliyordu sağ tarafımdan, artık her şeyin farkındaydım, çok az zaman kalmıştı. babama mektup yazmak üzere bir a4 bloknotu satın almıştım, mor bir kalemim vardı. önce anneme yazdım. beni olduğum gibi sevdiği, ne olursa olsun, beni yalnız bırakmadığı için, teşekkür ettim. sonra babama yazdım. iki paragraf, ilki kısa, diğeri uzun. benimle ilgilenmediği, ergenliğim boyunca beni üzdüğü için kızıyordum ona, son kez yazarken bile kızıyor, yine de bugünüme gelmemi sağladığı için ona da teşekkür ediyordum. son günümdü. sonra beste'ye yazdım. izmir'deki en iyi arkadaşımdı, ilk arkadaşımdı. ben dayanamamıştım, o dayanmıştı, olduğu gibi olmasını, devam etmesini söylüyordum. son olarak, artık yazım okunamayacak denli çirkinleşmişken, ece'den, onu yalnız bıraktığım için özür diliyor, son dakikamda, yaşayabilecek olsaydım, yalnız onun için dahi yaşayabileceğimi yazarak, ölüyordum.
uyanıyordum.
[...]
1 yorum:
duygularını ifade zorluğu çeken biri olarak sadece teşekkür edeyim şimdi, sen tahmin ediyorsundur ne hissettiğimi. muhteşem bir yazı olmuş, gerçekten...
Yorum Gönder