meerhaba,
izmir'e dönüşümün ertelendiği haberi, ben ve çok küçük bir kitle için sevindirici bir haber, biliyorum ama yazıma yine de bununla başlamak istedim. sanki dağ başına gidiyormuşum ve orada dişçi yokmuş gibi (ps. ege üniversitesi diş hekimliği fakültesi'ne on dakika uzaklıkta yaşıyorum ve okulum da iki dakika uzaklıkta) istanbul'da kalmaya karar verdim. sırf diş çektirmek için. bütün bu açıklamalardan sonra, babamı kilitleyen son cümleyi buraya da yazmadan duramayacağım: "yaa dönesim de yoktu aslında, işime geldi böylesi." fizik sınavından 15 aldığımı duyduğu günden beri ilk defa telefonu neredeyse suratıma kapattı. en azından "yazıklar olsun" demedi bu defa.
bu dişçi meselesi fazlasıyla hassas aslında. kuaförüm bayram'a duyduğum derin bağlılık ve sevgiyi, dişçim tankut bey'e duymaktan kendimi alamıyorum. (normalde 'tankut' diyorum kendisinden bahsederken ama, burada ciddiyet sahibiymişim gibi dursa şık olur. gerçi, tankut 'bey'se, lord bayram demem gerekirdi. kendimi kınıyorum ve laflar hazırladım.) neticede dişçi, ağzın içine bakan bir insan. günlük hayatın rutini içerisinde, mahrem alanımızın bedenimizden bir buçuk metre uzağına kadar ancak uzanabildiğini de göz önüne alırsak -ki yarım metrelik uzaklığa sadece çok özel kişileri alırız- bu kadar dibimize girecek, üstüne üstlük bir de ağzımızın içiyle uğraşacak insanın gerçekten sevilen biri olması gerekir. dişçilerimizle ilgili fanteziler geliştirmemiz pek gerekli değil, ancak en azından duygularımızın 'nötr' diyebileceğimiz aralıkta seyrettiği insanlardan biri olması, rahatlatıcı olur. tankut bey, bu yüzden benim için çok önemli. şifa hastanesi'nden beri kendisini takip ettiğim gerçeği ise, söylediklerimi destekleyecek en iyi kanıt olmalı.
bunun yanında sevgili dostlarım, konudan konuya harika bir atlayış gerçekleştirerek, yeni 'evil' karakterim ile yaptığım ilk kötülüğü anlatmak istiyorum. hava soğuk diye annem botlarını bana verdi ve botlar ayağımı 100 numara (evet klozet kadar büyük görünüyordu. 100 numara esprisi yapacakların hevesini kırayım diye şimdiden.) gösterdiği için yolda yeni ayakkabı almaya karar verdim ve aldım da. hayatımda yaptığım en hızlı alışverişti sanırım, zira ayağımdaki fillerden bir an önce kurtulmak istiyordum ve annemin kredi kartıyla aldım yeni ayakkabıları. sonra teşrifat meraklısı bir kibar semte gittim, akşam yemeğinde star krak yedim ve boğazı seyrettim. hepsi bohemlikten bunların. neyse, ertesi gün boyun ağrımın yanına sırt ağrısı da eklenince, botları orda bırakıp eve döndüm tabii ki. o anda, bohemlik falan kalmamıştı inanın ki.
- alo anne? benim omurgam kırıldı, napiym?
- puhah, ne?
- omurgam kırıldı işte, napiym?
- ahohoho, eve gel ahahah.
bu arada bir önceki gün aldığım botların tabanlarının çantamdan düşmesi ve bir adamın "pardon tabanlarınız düştü" şeklinde beni uyarmasıyla diyalog iyice dadaist bir hal aldı. eve gittiğimde annem hala gülüyordu ve ertesi gün doktora giderken bile güldü. seda'nın iki yıl boyunca "fahrradfahrer und fahrradfahrerin" olayına gülmesi gibiydi, ancak bu arada aynı meslekten sayıldığımızı söyleyerek beni çok mutlu eden bir nörolog ve dönmeyen boynumun farkında olmasına rağmen sırtıma bakarak konuşan bir danışma görevlisi vardı, ayrıca sanırım etkisi geçti bile.
evrimsel psikolojiye de iyice inanmaya başladım. kadın - erkek ilişkilerini incelediğim zaman, hatta insan davranışına baktığım zaman, neredeyse her davranışın evrimsel olarak insanda bulunduğuna kanaat getiriyorum. bir an önce evrimsel psikoloji dersi almak için çıldırıyor olsam da, mezun olmamak için zamanın yavaş geçmesi isteğimi de bastıramıyorum. her neyse, insan davranışının incelenmesinden daha eğlenceli bir şey varsa, o da insan davranışını inceleyenlerin incelenmesidir herhalde. bölüm başkanımızın iddiası olan psikoloji öğrencilerinin biraz 'kırık' olması durumu, bu noktada eğlenceli hale geliyor. fakat başka bir gerçek daha var, akademik olan hiçbir şey eğlenceli değil. bir kere hocalarımla kumru yemeye gitmiştim, çok sıkıcıydı. ay neyse ya. ileride orada bir yerde olursam, ben eğlenceli olurum herhalde.
yazasım kaçtı. hadisizeiygünleeer.
5 yorum:
o kadar çok güldüm ki gözümden yaş geldi. omurgan konusunda kendimi suçluyor ve keşke über sağlam bünyeli eceyi yukarıda yatırsaydık diye hayıflanmaktan kendimi alamıyorum.
ben de bu kim diyordum :) gonca sen bana bu blogu söylemiştin de ben mi unuttum yoksa söylememiştin de ben hafiyelik macerem sonucu (bkz. blogunuza girenleri görebileceğiniz tracker.icerocket.com) mu seni buldum anlayamadım. eğer birincisiyse bana yazıklar olsun, ikincisiyse helal olsun.
ben über sağlam bünyeli değilim, sadece ölmememle ünlüyüm, claire miydi bi kız vardı hiroz da onun gibi. ayrıca gonca'nın mızmızlığı yani o tamamen, insan sırtı ağrıyor diye doktora gitmez, gitmemeli. bence bu dünyadaki en ama en manyakça şey.
gonce bir de akademisyen olursan sıkıcı olursun sanki.
tel taktığım dönemlerde 'gürsu' adlı bir dişçim vardı gonca ve bütün kızlar ona aşıktı. o da marmara üniversitesi diş hekimliği fakültesindendi. ben de biraz aşıktım herhalde ki her ay kalkıp burdan hoplaya zıplaya nişantaşına gidiyordum. bekleme odasında bütün kızlar(kızlar acayip çoğunluktaydı) kös kös otururken gürsu'cuğumun odanın kapısını aralayıp vucüdunun bir kısmını dışarı çıkartıp biraz öne eğilerek beni çağırması o bekleme odası podyumundan hep mağrur bir şekilde yürümeme sebep olmuştu. Ama en eğlencelisi, ben ağzımı koca bi karpuzu alabilecek kadar açmış olmamdan ötürü konuşmazken onun hikayelerini dinlemekti. çünkü hep sevgililerinden bahsederdi :D
güzel günlerdi.
bir de şu evrimsel psikolojiden daha önce de bahsettin mi hatırlayamıyorum ama ben de nedense senin o dersi alman konusunda acayip heyecanlanıyorum.
bence birinin bir olaya ne kadar güldüğünü anlatmak için iki sene boyunca her anlatışta koptuğum fahradfahrer und fahrradfahrerinden daha iyi bir tasvir olamaz. on numerosun(=
Yorum Gönder