Pazartesi, Şubat 2

artık dizginlerim senin elinde petrol.

merhabalar efendim,

yeniden evde olmak çok güzel. iki saat feribot kuyruğunda beklememiz sanırım günün olayıydı. böylece izmir - istanbul arasını on (sayıyla 10) saatte gelmiş olduk. bu arada babama "beni özledin mi bakalım" ve "halk oyunları ekibini hazırla, gelmek üzereyiz" şeklinde mesajlar atmam, annemi çok eğlendirmesinin yanında, babamın beni pragmatizm tabanlı bir bilgisayar programı olarak gördüğünü anlamamızı sağlaması açısından çok hoştu. mesajları sildiğim için çok üzgünüm, ama aramızda geçen diyalog maalesef aşağıdakine benziyordu:

ben: beni özledin mi bakalım?
ben: bu arada beni aramak istersen kamil koç'a bağlan, zira otobüsteyim.
(saatler sonra) babam: kaçta iniyorsun?
ben: hiç bilemiyorum. henüz bursa'dayız. yine de sen kırmızı halıyı ve halk oyunları ekibini hazırla.
babam: gebze'ye gelirken haber ver. ben de ona göre yola çıkarım.
ben: biz servisle geliciyz. sadece beni özleyip özlemediğini merak etmiştim.
babam: özledim. pazartesi görüşürüz o zaman.

halk oyunları ekibinin yanında bana çiçek verecek ilkokul çocuğu istemediğim için çok pişmanım, zira feribot kuyruğunda dururken halk oyunları ekibi çıktı karşımıza. tahminimce düğüne giden bir konvoy, sıranın gerginlik verici ortamına dayanamayarak dışarılara taştı, baya bir süre halay çeken insanlar vardı etrafta. damat halayıyla gösterilerini bitirdiler. babam ,eve vardınız mı, temalı telefon konuşmasını yapmak üzere aradığında halk oyunları ekibi için teşekkür ettim, babam da fütursuzca (kıtırtıt) rica etti.

feribot kuyruğu sıkıntısı, insanların yoldan çıkmasına sebep oluyor. bunu öncelikle kendimde, daha sonra diğer insanlarda gözledim. şehirli annenin "gidiyor muyuz oğlum?" sorusunu "gideyruk" şeklinde cevaplayan çocuktan, "..sigara içmediğiniz için teşekkür ederiz"le eşzamanlı sigara yakan insanlara ve en sonunda feribota binmek üzere hareket ettiğimizde alkışı kopartan bana kadar, her şey can sıkıntısını işaret ediyordu. bi de herkes birbirini garipsedi, tam oldu gerçekten.

(bu yazıdaki 'feribot' sözcüklerini sayana ödül vericem) feribot kuyruğu sıkıntısını hafifleten şeyse ajda pekkan oldu galiba. bu nasıl şey bilmem, kırk yıllık ajda pekkan'ın kıymetini yeni anlıyorum. konseri olunca gidicem. artık sana sana sana muhtacım peetroool.

bunlarla da bitmiyor aslında. gelir gelmez kendimi yatağa atmam ve yatağın yerle yeksan olması, merve kalaycı'nın aslında ne kadar hatırlı bir arkadaş olduğunu bana bir an da olsa düşündürttü. ondan sonra makarna yemem günün en güzel ve tek güzel kısmıydı. bi de sarah michelle gellar'ın oynadığı anlamsız bir film izledim. fena değildi yine de, hoşça zaman geçirmediğimi söyleyemem.

yazın işe giderken amy winehouse dinler ve anlarla kendimi harika hissederdim. bu aralar bunu çok yaşıyorum.

hoşçakalın.

3 yorum:

busra m. dedi ki...

sabahın köründe ders seçimi için kalkmanın verdiği suratsızlığımı yazı yazmış ve istanbul'a gelmiş olman yok etti. merve kalaycı yaşamından silinmeyecek bu arada(:

miracsaral dedi ki...

Halk oyunu deyince eski "Tufak" günlerimi hatırladım valla..

banliyöler jülyet'i. dedi ki...

tufak ne ola ki sayın hiçkimse? samat halayı'nın damat halayı olduğunu anlamış olmamdan başka halk oyunu bilgim neredeyse sıfır. galiba bunun sonucu olarak google'da aramaya da üşeniyorum :)