
Saçlarımı kestirmek ve boyatmak suretiyle tamamen farklı bir insana dönüştüm sanırım. Rugrats'te Chuckie'nin Angelica'nın ayakkabılarını giydiği ve onun gibi davranmaya başladığı bölümü hatırlatıyor bu bana. Beş yaşındaki Angelica ne kadar 'evil' olabilirdi, o kadar kötü işte.
Bir sabah uyanıp aynaya baktığımda, 'SENİ YAKACAKLAR' yazdığını gördüm. Tamamen gerçek bir hikaye bu. Önce inanmak istemiyor insan, fakat yaşanan pek çok şey, başka bir olguyu refere ediyor. Tamamen günahsız, tamamen sevilen biri olarak yaşamam gerektiği fikrini kafama kim soktu ve bunu neden yaptı bilmiyorum. Bir de kadınlarda süper-ego'nun daha güçsüz olduğundan bahseder Herr Freud. Benimki ne oluyor. Benimki ne oluyor. Günlerce yemek yiyememek ne oluyordu. Böylece id'i keşfettim ve kabul ettim.
Bir gün annem, ara sıra aklına bazı şarkıların takıldığından bahsetmişti, ama en çok 'Lüküs Hayat' takılıyormuş. O gün düşünmüştüm insanları tanıyamadığımı. Bunun için çaba harcamadığımı. Yeni 'evil' karakterim ile de, bu şansımı tamamen kaybetmiş oluyorum. Fikri bile o kadar kötü ki. Ve kaybolan bir şey daha: Son günlerde, o kadar anlamsız şeyler yaptım ki, başkalarını yargılama hakkı böylece benden alındı.
Gece olduğunda, yalnızsam, anne-babasına layık olamayan kız çocuğu hissini öyle derinden yaşıyorum ki. Zamanı ve yalnız olma halini özellikle belirttim, zira böyle anlarda, en iyi dinleyici olan arkadaşın başını kadın-erkek ilişkileri üzerine şişirmek yaygın hobilerden biridir -en azından bana hep öyleleri denk geldi. Bendeki eğilimin ortalamadan uç değer olacak kadar saptığını sanmıyorum, yine de neden böyle yaptığımı düşünmeden edemiyorum. Ve bu noktada, annem ve babama -cevapsız kalacağı gerçeğini de göz önüne alarak- şunu soruyorum: Siz ne yaptınız da bu kadar kuvvetli bir süper-ego gelişti bende? Cevabını sanırım merak da etmiyorum.
Beni yakacaklarını öğrendiğim gün, öğle saatlerinde, bir yokuş iniyordum. Yarından itibaren dürüst bir insan olmak isteğinin kaçıncı basımıydı o yokuşu inmek. Bazı ailelerin çocuklarına verdikleri o koşulsuz sahiplenme hissini değil, veriliş şeklini anlamaya çalışmak beni zorluyor. Bir çocuk için ailesinden başka gerçek dost olamayacağı, gerçek güvenin aile içinde yaşanacağı hissi, tanıdığım insanların bazılarına nasıl verildi, o aileler neler yaptı da benimki ve bazı aileler onları yapamadı. Gözleri parlayarak ailesinden bahseden arkadaşlarım var benim. Ailelerine hiç yalan söylememişler. Durumu idare etmek için bahaneler uydurmamışlar kimseye. Dürüst olmayı böylece öğrenmişler. Kim bilir, güven duygusunu da böyle öğrendiler belki.
'Bu evde yalnız öleceksin' demek, bir aşağılama, zarar verme isteğinden çok, bir korkuyu kusmaktı galiba. Ben ne olacaktım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder