Çarşamba, Ocak 21

çok da trafik varmış.

sevgili okurlarım ve sevgili truvalı ece (truvalı helen benzetmesi ile güzelliğe vurgu yapmak niyetindeydim fakat sanırım romalı perihan gibi oldu),

şen bir istatistik sınavı geçirdim bugün. sosyal psikoloji feeaciasından (yazıldığı gibi okunur) sonra, daha şen bir sınav geçiremezdim sanırım. fakültenin kapısında yankı yazgan'ı gördüm bir kere. kendisini tanımayanlar için, kısaca tanıtmayı faydalı buluyorum.

efenim, ilhan mansız'ı hatırlarsınız. 2004 senesinde dünya kupası'nda üçüncülük aldığımızda, evde futbol izlenmesi yüzünden abileri, babaları, dayıları, amcaları, enişteleri ve dedeleriyle kavga etmiş ve evde futbol izlenirken ya gürültü yaptığı ya da tv'nin önünden geçtiği için abileri, babaları, dayıları, amcaları, enişteleri ve dedelerinden muhakkak azar yemiş cefakar kadınlar, bizim kadınlarımız, futbol konusundaki tutumlarını bir nebze de olsa değiştirebilmiş ve en önemlisi bu sporu, ilhan mansız imgesi ile zihinlerinde şema haline getirmişlerdi. bu anlamda yankı yazgan, psikiyatrinin ilhan mansız'ıdır. her ne kadar kendisi, ilhan mansız'ın aksine alanında başarıdan başarıya koşsa da, alanımızın çekici erkeği olması bakımından, ilhan mansız'la çok benzeşir.

yankı yazgan konuşmasına gitme fırsatım olduğunda, bir an nasıl olduysa durmuş /gözlerimi yankı bey'den ayırmış ve etrafımdaki kadınlara bakmıştım. yankı yazgan, halihazırda herkesin kolaylıkla anlayabileceği, akademik olmayan bir dil kullanarak, keyifli keyifli konuşmasını yapıyordu ve bütün kadınlar, espri niteliği taşıyabilecek en ufak bir sözcüğe dahi kahkahalarla gülebilecek potansiyele sahip olduklarını saklama gereği duymadan öylece oturuyorlardı. bu noktada bir nil karaibrahimgil alıntısı yapacak olmam da gerçekten harika, ama iyi anlatıyor söylemek istediğimi: "gülümse erkekler pozitif kızları sever" evet yankı yazgan'ın evli olması
gerçekten umrumuzda değildi. sanırım alanın tek yakışıklı erkeği o olduğu sürece olmayacak da.

her neyse, günümü anlatmaya devam edebilirim sanırım. bazı gerçeküstücü sahneler yaşayarak hayatıma kaldığım yerden devam ettim. kadın-erkek ilişkileri üzerine tespitlerini anlatan birini dinlerken burnumu sildim, geri geri gelen arabaya bakarak, beklediğimin kesinlikle o olduğuna karar verdim falan. bugün eğlenceli olmayan pek az şey vardı. toplumun dışına ittiğimiz insanları, alt-kültürle ilgili konferansımızda neler yapacağımızı konuşurken düşündüm. punk'ı, beat'i, bilmemneyi sevip bağrımıza basarken, ikimiz de bir şeyler yapabileceğimiz noktada hiçbir şey yapmadık. bu belki ayrı bir yazının konusu olur, belki de olmaz. yalnız burada söylenebilecek söz, apolitik olmaktan ayrı tutulmak üzere, bir şekilde eve kapanmanın, toplumdan gerek mekansal, gerek zihinsel olarak uzaklaşmanın son derece zarar verici olduğu. sonra biz üç kuruşa yaşayan insanlara "burjuva" sıfatını yakıştırıyorlar, onlardan olmadığımızı yüzümüze vurarak. burjuva. burjuva.

sanırım artık yazımı bitirecek ve banyo yaptıktan sonra araştırma teknikleri çalışacağım. yazının hitap kısmında neden ece'ye seslendiğim yönündeki -tahmini- merakınızı ise, aranmanın verdiği mutlulukla açıklamak istiyorum. aranmakta güzel bir şey var. çok güzel bir şey.

başka bir analizde görüşmek üzere. esen kalın. (F (2,64) = 1,013, p<0.05)

4 yorum:

the fool dedi ki...

ah truvalı ece diye seslenilmek ne de güzelmiş, paris'in aşkını istiyorum be:)
yankı yazgan'ı seviyoruz, gerçi biz yakışıklı olsun olmasın tüm psikiyatri insanlarını seviyoruz. ben ve ben olarak.
sanırım hiçbir postun başında adım geçmemişti bu güne dek, insana kendini çok mühim hissettiriyor imiş, çok mutlu olmamdan mütevellit teşekkürü bir borç bilirim. izmiri hiç özlemesem de bir telefon edip seninle buluşabilme özgürlüğü için dönmek isterdim. sevgiler mevgiler.

banliyöler jülyet'i. dedi ki...

hemen buluşabilmek falan cidden süperdi ya. ha bu arada bugün sana iş buldum :D has kahve'den aradılar sonunda, yarın başlasın demişler. ben de artık başlayamaz dedim. zaten pavyon olmadığını duyunca hayal kırıklığına uğradım ehoho.

the fool dedi ki...

has kahvenin de amına koyayım yani. burada starbucks içiyoruz biz, söylersin has kahveye. küçük havucu olan kekimiz var onu yiyoruz. adında has geçen şeylerle uğraşmıyoruz. istanbula şube açsınlar sonra karşıma çıksınlar. pf. izmir rats ass.

Adsız dedi ki...

+ pardon, kütüphaneyi arıyorum da, ne tarafta oleyooo?
- düz devam edin, sağda.
+ eyw..

+ pardon, kütüphane ne taraf olii?
- düz git, sağda.
+ saol..

+ pardon, kütüphane neredeydi?
- ileride sağda.
+ tabii..

+ bakar mısınız, kütüphaneyi arıyorum da?
- yanlış girmişsin, git ileriden sağa dön.
+ aaa..

+ pardon ben küpütHAHAHAUEHUAUHEUHAUÖEELELALÖFLÖLEÖLÖLÖLÖLÖL KÜPÜTHANEEAAAUHAHAUHAUHUAHUAHAEIJHUSNFKHBEBİLİBİLİBİLİBİLİ.. ee.. kütüphane ..
- ehihihi.. sağda..
+ LABALABALABALABALABALABAELEALELAÖÖÖööö... eyw..
- hihih, ne demek. (zannedersem ruh hastası)

+ kütüphane?
- sağda.
+ tahmin etmeliydim. saolun.

+ küt?
- sağ.
+ eet..

----------------

+ pardon, ben kütüphaneyi arıyorum da, girebileceğim bütün sağa dönüşlere girdim, nereyi önerirsiniz şimdi?
- abi çok gitmişsin. kütüphane az geride.
+ ımfs..
- geri git bence, dönüş baya ileride.
+ bilmukabele..

--------

bu hikayeyi anlattın tek cümleyle yahu. kınıyorum.

bir de, kütüphaneyi sorunca "bilmiyorum ben de buranın yabancısıyım, senin memleket nere" diyip arabaya binmeye kalkan adam vardı. kaçtım. arabamı güneşin batışına sürdüm. ağzımda sigara vardı. gölgesinden erken boşalan kovboydum. gölgemse kah silindir, kah kağıt rulosu olur, neşeme neşe katardı. sonra normalde (özellikle de arabanın yanımda olduğu normaller) hayatta yürümeyeceğim bir mesafeyi yürüdüm. aslında yürümenin ne kadar güzel bir şey olduğunu fark ettim. ağzımda sigara yoktu..