Önceden blog yazabilmek için sabit bir yerde olmak icap ederdi. Artık buna gerek yok. Blogu güncellemek, hele İzmir'deyken, az görebildiğin bir arkadaşınla karşılaşmak ya da yasak bir ilişki yaşamak gibiydi. Tabii bunun artık farklı olması neyi değiştirir: artık mutlu olacağız derken iyice uzaklaştık birbirimizden.
Geçenlerde işyerimde üç günlük bir yalnızlık periyodu yaşadım. Neredeyse inziva desem yeridir. Tabii bunu kendini keşfetme, korkularınla yüzleşme ve bütün diğer olumlu anlamlarda bir inziva olarak düşünmemek gerekiyor. Hani, şehir hayatından uzaklaşayım çünkü bunaldım; kendi içime bir yolculuk yapacağım; kendime şefkat göstereceğim çünkü ben değerliyim, türünden bir iş değildi. Paranoyağın inzivasıydı bu. Kime baksam benimle ilgili olabilecek tüm kötü şeylerin zihninden geçtiğini görür gibi oluyordum - nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça. Odamda oturup kendimi bir arada tutmaya çalışıyordum. Telefon çaldı. Dış hat. Açtım.
Hatrımı sordu, seni merak ettim, ne yapıyorsun, dedi. Birisi aradığı için sevinmekle kaskatı duruşumun yıkıldığına kızmak arasında bir yerde kaldım. Neden merak ettin ki beni, ben ne güzel herkese kızıyor ve bu öfkeyle kendimi sağlam kılıyordum, eğilmez bükülmez biri olacaktım, ne olursa olsun canımı sıkmayacaktım çünkü kimseye ihtiyacım yoktu. Şimdi moralimin çok bozuk olduğunu söylerken kalkanımı kaybetmiştim - ya da daha kötüsü,cepheden eve kalkanımın üzerinde dönüyordum belki de.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder