merhaba.
geçenlerde, tesadüften sayılmayacak, hatta hesap ve plan kategorisinde anılabilecek durumlar sonucunda bloguma geri döndüm. buraya. eski yazılarımı okudum. aslında eski yazılarımı değil, bir zamanlar izmir'de üniversite okuyan bir psikoloji öğrencisinin yazılarını okudum. onun düşüncelerini, onun esprilerini, onun acılarını nasıl anlattığını, insanlarla nasıl iletişime geçtiğini gördüm. ve kendi kendime düşündüm, ya o yıllarda bunları hiç kayda geçirmemiş olsaydı? yaşadığı ufak tefek olayları ve içindeki o tükenmez sıkıntıyı ya hiç anlatmamış olsaydı? onun on yıl sonraki versiyonu bunları anımsamıyor olacaktı ve hatırlamak istediğinde nereye koşacağını bilemeden etrafına bakakalacaktı. 2000ler'in sonlarına doğru izmir'de üniversite okuyan kızın on yıl sonraki versiyonu olarak yaptığım bu sürekli eylemden mutlu oldum. bir on yıl sonraki versiyonuma da bunu borçlu olduğumu düşünüyorum.
bundan sonra yine yazacağım. tek sebebi bu borçluluk meselesi de değil. sıkıldım. kendimi sosyal medyada milletin beğenisine sunmaktan, yazdığım hiçbir şeyin gerçekte okunmadığını bilmekten ve sadece kendim için bir şey yapmamaktan sıkıldım. tabii insan hayatında bir an ya da aşama geliyor: öyle bir an ki, içeride olan ne varsa, kabına sığamaz bir halde dışarı taşmaya başlıyor. sait faik'in "yazmasam delirecektim" olarak ifade ettiği hal bu herhalde. anlatmaya hazır olma hali değil, anlatmaya mecbur olma hali.
bu yaz, (o esnada) henüz tanışmış olduğum ama zorunlu hallerden dolayı günün önemli bir kısmında gördüğüm bir kişi (adıyla anmayacağım) (adeta bir muazzez ersoy albümü ismi oldu) yaz tatilini geçirmek üzere şehirdışına gitti. varlığı hayatımı dolduruyordu ama gidişiyle yaşattığı şey çok tuhaf oldu. ne zaman geri geleceğini hesap etmeye ve bu birbaşınalık halinden sıkıntı duymaya başladım. oysa senelerdir birbaşınalığını kutsal bir emanet gibi taşıyan ben değil miydim? birkaç gün boyunca avare bir şekilde dolaştım. saat 10'da kahve içiyor ve bir yakını ölmüş biri gibi etrafıma bakınıyordum. yanıma bir çoksatan aldım, onunla oyalanırım sandım. yapamadım. kitabın kapağı çantamda yamuldu. ve en sonunda, insanlık için değilse de benim için önemli bir fikir zihnime yerleşti: ben şiir okuyayım dedim. onun yokluğunu ikinci yeni şairleri'nin doldurabileceğine kanaat getirdim.
önce, bir sabah, gizli bir iş yapan biri gibi, cemal süreya kitabını çantama attım. sevgilisinden ayrılmış biri gibiydim. sonraki birkaç gün elimde cemal süreya ile geçti. nice sonra bir an geldi, "ne biçim adamsın ulan sen!" dedim. cemal süreya'ya. çünkü bana sıkıntı verdi. bir erkeğin her kadında bir anne araması kadar sıkıntı verici bir şey olamaz. ertesi gün, bu sefer saklayacak bir şeyi kalmamış biri gibi, turgut uyar kitabını çantama koydum. artık yenilmiştim. sonraki günlerin tümü turgut uyar ile geçti. deselerdi ki, "ömrünün sonuna kadar bir kitap hakkın var!", ben turgut uyar okuyarak bir ömrü tüketirdim. bir ara zihnimden tuhaf bir benzerlik geçti: kuran-ı kerim gibi, dedim, insan her şeyin cevabını burada bulur. böylece özlemeyi, beklemeyi bıraktım.
onun hasretinden kendi çölüme düşmüş ve orada tükenmez kaynağıma tekrar kavuşmuştum. üniversite yıllarında beni uzun yalnızlıklara hem mecbur bırakan hem de bunlara katlanabilmemi sağlayan buydu: şiir. sadece okumuyor, aynı zamanda uzun sayfalar dolduruyordum. bunlar şiir miydi? muhtemelen hayır. yine de benim içimde bir çarkı çeviriyor, bu kaynak bir nehri besleyebiliyordu. dağlardan gelen su kaynaklarını çeşmelere bağlarlar ama çeşmede açılır-kapanır bir musluk yoktur. zira durdurmak imkansızdır, su zaten akar, sadece akar, sen ara ara gelir kendi payına düşeni alır gidersin. işte ben de, uzun bir kuraklık döneminden sonra dağda bir kaynağa bağlanmış bir çeşme buldum. nerede kaybettim kim bilir, ama nerede bulduğumun öyküsü bu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder