Cumartesi, Eylül 26

hiç gitmemiş gibi ışıklar

merhaba. iyi geceler.

çok uzun süreden sonra, hem de 26 eylül gecesi saat 02.45'te bana bu yazıyı yazdıranın ne olduğunu ben de en az sizin kadar merak ediyorum. her zamanki derli toplu, ciddi fakat melankolik üslubum size bayat geliyor olabilir. bunu rahatça ifade edebileceğim tek yer burası belki de, o yüzden buradayım, bilmiyorum.

dört yıldır sürmekte olan psikanalizim bana çok şey kattı. kendimi daha özgür, daha yaratıcı ve daha akıllı hissediyorum. geleceğe, insanlara ve kendime dair daha olumlu düşünüyorum. kendi girdabımın içinde habire aşağı inmediğimi, bir yere tutunup kendimi yukarı çekmeye başladığımı hissediyorum. ama;

psikanaliz size sadece bunları verebilir. sizi daha özgür kılabilir. temeliniz neyse o öyle kalır. çok iyi tamir edilmiş bir kırık vazo olabilirsiniz. japonların mı ne yaptığı bir şey varmış, kırılan cam eşyaları altın tozuyla onarıyorlarmış, böylece kusurlarımızın, yaşadıklarımızın değerine gönderme yapıyorlarmış hani. o hesap. ama kırık olan hep kırık kalıyor işte.

benim de içine dahil olduğum bir insan grubu var.  bir stereotip çıkaracak kadar iyi tanıdım bu grubu. bizim esas sorunumuz kayıp endişesi ("o değil, onlar değil/yine kayıp bizi üzen). o yüzden insanların herhangi bir şeye nasıl bağlanabildiklerine hayret eder ve bu duruma fevkalade haset ederiz. ait olamama hissi o kadar bunaltır ki, bir noktadan sonra toplumsal olan ne varsa ona ait olmak istemediğimize kendimizi inandırırız. insanların hayatı nasıl da kolayca sürdürdüğünü anlamak mümkün olamamıştır.

narsisistik yaralanmayı en derininde hisseden bu insan grubuna dahil insanlar birbirini her yerde bulmayı başarır. her yerde. birbirimizi gözünden tanırız. hemen yakın arkadaş oluruz. ve birbirimizi de asla bırakmayız. başkalarıyla olan ilişkileri baltalamak pahasına da olsa. çünkü seni hiç anlamayan insanlardansa, derdine derman olamayacak -çünkü kendine hayrı olmayan- ama en azından senin acını kabullenecek bir dostunun olması daha iyidir. rahat rahat mutsuz olabilmenin ne büyük bir lüks olduğunu kim bilir ne kadar az insan bilir. yanında mutsuz olabildiğin insan dostundur.

ama karantinaya alınması gerekli bir tür olan senin benim gibiler, birbirini girdabın içine çeker. sadece birlikte olabildiğimiz için orada kalmayı severiz. herkes gibi olmaya çalışmaktansa, kendi kaosumuzun içinde bir arada olmak isteriz. çünkü yalnızlık çok zor, biliyor musunuz? hayatında her şey normal olan insanların içinde kayboluveriyorsunuz. ve onlar sizi bırakıyorlar. sizin girdabınız dışarıdan maceralar vaat eden süslü bir paketken, içine girince dayanılmaz oluyor onlar için. böylece, kendine hayrı olmayan dostlarınızla bir arada kalıyorsunuz. sonra sevgili falan oluruz biz birbirimizle.

aslında dünya barışı ve insanlığın selameti için doğrusu, bu sorunlu ruhsal yapılanmanın yayılmasına müsaade etmemektir. zavallı narsisistler birbirleriyle olmalı, normal insanlarla karışarak onların dengesini bozmamalıdır. ama hayattaki tek arzumuz kabul edilmek olduğu için çözümü normal insanlar arasında da ararız. saf aşık normal sevgili, iç dünyamızda neler olup bittiği bilgisine haiz olmaya çabalasa da bu mümkün olmaz. onun kısıtlı sezgisi ile olacak iş değildir. sonu hüsrandır bu işin. çünkü tam girdaptan elini dışarı uzatmaya ikna olduğun an onun sabrı tükenmiş olur.

bütün bunları anlatmış olmamın sizler için önemi olmayabilir sevgili dostlar. çünkü çabalayarak geçen yıllar sonunda, bütün bunlar yokmuş, hep toplumun başarılı ve uyumlu bir üyesiymiş gibi davranmayı daha iyi başarmaktan başkaca bir yetenek elde edemedim. pardon, öyle değil, ettim aslında, değil mi? öyleyse herkes iç rahatlığıyla uyurken, bu neyin telaşı?

1 yorum:

Adsız dedi ki...

yetenekli çocuğun dramı - alice miller

o birbirini bir çırpıda tanıyan "tipler"i biraz daha anlatsan? öyle güzel olur ve öyle ihtiyacım var ki.

çünkü buraları okuyan birileri var.