son iki günün olayları:
gestern. düşündüm ki, pislik paçamdan akıyor, artık banyo yapmak zamanı. ojelerimi de çıkarmak istedim. aysun'a gittim, bana aseton verdi, geri geldim. sildim ojelerimi, asetonu kenara koydum. içim sıkıldı, aysun'u daha görmek istemedim. ama en sonunda, kendimi telkin ettim, iki dakikamı almayacağına ikna olduktan sonra, terliklerimi giyip kapıyı çektim. anahtar içeride. kapının üstünde ama benim olmadığım tarafta.
kaldım dışarıda.
aysun'a gittim, sizin kazan doğurdu havalarında, asetonu alana ben bedava. merve de aysun'daydı, sonra tuba da geldi, tanıdığım bildiğim ne kadar türk kızı varsa bochum'da, hepsi on beş metrekarenin içine toplandı, hepsinin gidecek yeri var, bir benim yok. aysun'un yan komşusundan yatak-battaniye istedik, çıkardı verdi, aysun'a komşusunu övdüm, bunu destekledi, odasında yangın çıktığında "burning burning" diye bağırmış, gelmiş yardım etmiş komşu da.
gülecektim, gülemedim.
benim sokakta yatacağım kesinleşince, aysun tuba'yla uyuyup yatağını bana vermeye karar verdi, banyo yaptı sevgilisiyle telefonda konuştu, ben o arada uyuyakaldım. kendi yatağımdan daha temiz yatakta uyuyunca huzurlu hissettim kendimi o ayrı ama, dikkatimi çeken bir şey oldu, bu bana yatağını veren, odasını açan, yüzüme gülen hatun türkler'in birbirlerine yardım ettiklerinden bahsetti ama, üç hafta önce bana yüz çevirip beni yalnız bırakan da kendisi değil miydi?
heute. master dersi de olsa alırım, bana koymaz, iddiasıyla depression ve manie seminerine, bir de banyo yapmadan gitmişim, ben erasmus öğrencisiyim diye, bu dersi ne olursa olsun (unbedingt) almam lazım diyen hatun dersi bırakmış, sonra okutmanlar bana diyorlar ki, sen master öğrencisi değilsin ki, seni nasıl alalım. o an bende bir vicdan azabı hasıl oldu. atkımı boynuma doladım çıktım, banyo yapıp sebze yedim, vicdan azabını falan unuttum. onun yerine hangi semineri alsam'ı düşünmeye başladım, önceden seçtiğim kognition dersini almaya karar verdim, herr schwabe'nin yanına giderken tuba'yı gördüm, tuba'yı görmek şu anlama geliyordu: burada yaşayacağın her şey, türkiye'dekinden daha zor olacak, değişim öğrencisisin diye sana kimse merhamet etmeyecek. fakat benim şanssızlığım kapı arkası anahtar sınırında kalakalmıştı, istediğim dersleri alabilmiştim, öyle şanslıydım ki herr schwabe sevimli sevimli konuşmuş, en zor makaleyi de bana vermişti. ingilizce sunum yapamayacağımı da söyleyen bu şirin insanın, içinden peynir çıkmayan peynirli poğaça tadında olduğunu bu satırları yazana dek anlayamamış olmam da benim salaklığımdı elbette.
o değil de, napıcam hakkaten?
2 yorum:
öf, ölsene.
olur. ama keşke yorumunu adsız olarak yazmasaydın da kim ölmemi buyuruyor bilseydim.
Yorum Gönder