dün bir arkadaşım ziyaret etti beni. on dokuz yıl önce tanışmıştım onunla, üniversitenin ilk senesinde. o yıllardaki benimle ilgili pek çok şey anlattı. beni ne kadar özgüvenli, ne kadar kültürlü, ne kadar cool bulduğu ile, ne istediğimi rahat söyleyebilmemi ne kadar beğenmiş olduğu ile ilgili bir sürü şey. ve bir de benim yanımda nasıl davranacağını, kendini nereye koyacağını bilememenin tedirginliği ile ilgili şeyler.
ben kimim yahu? içimde yaşadığım benle dışarıdan görünen neden bu kadar farklı? o yıllardaki cool görüntümün arkasında buz gibi bir yalnızlık olduğunu ben biliyorum sadece. özgüvenli dediği her şeyin arkası derin bir uçurum, sevgiye dair ne varsa elinden gidecek diye korkan tedirgin bir çocuk var sadece orada. senelerce içindeki kaybı sevip ilgilendiği her şeyde bulmuş, orayı görmüş, tanımış, anlamış. cezaevinde de olan buydu ya işte. kaybetmiş insanlarla çalıştım hep ve çok iyi anladım onları. yokluğu, yoksunluğu, çaresizliği, özlemeyi biliyordum ve görünce çok iyi anladım. travmatize etti, yordu, hisseden yerlerimi duyarsızlaştırdı bir süre sonra. ama tanıdıktı. bunların hiçbiri olmuyormuş gibi iç dünyana dönmek, hayatına giren insanlarla gülmeye çalışmak da tanıdıktı. yemekhanede kimse oturmazdı yanıma, cezaevinin tarihi binasına bakarak yerdim yemeğimi. çocukluğumda da mahalledeki binaları incelerdim dikkatle, etrafa bakardım. pencereden arka bahçeye bakardım. bir mahpus gibi yaşayıp bitirdiğim çocukluğumu mahpusların arasında adeta bir daha yaşadım. yazık oldu senelere. 24 yıl. on ikisi çocuklukta gitti, on ikisi de cezaevinde. müebbet hapis cezası yatmak gibi bir şey oldu bu.
geçenlerde gün ortasında üsküdar'da bir yere oturdum. kahve söyledim. koşuşturan insanları, çevreyi izleye izleye içtim. ve hayatımda ilk defa özgür olduğumu hissettim. artık hapis değilim, ne istersem onu olabilir, ne istersem onu yapabilirim. hafifledim o zaman, rahatladım. kalktı omuzlarımdan dünyanın yükü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder