bir pazar sabahında olabilecek kötü şeyleri bir düşünelim.
elbette bundan daha kötü pazarlara uyandığımı da bilirim, sözgelimi oda arkadaşımın varlığının rahatsız edici boyuta ulaştığı haftasonları olmuştur. son bilmemkaç yılın haftasonlarını, kendi isteğim haricinde kimseyle konuşmadan geçirmiş ve haftanın yalnızlığa kapanan döngüsünden hoşnut olmuştum. ve bu bilmemkaç yılı benimle aynı yurtta geçirmiş ancak benimle hiç tanışmamış bu kızı, ritüellerimi altüst ettiği için içtenlikle suçlamakta hiçbir sakınca görmüyordum. içime blair waldorf kaçtığı anlarda, yaşamak hem daha kolay hem daha zor oluyor, bahsettiğim de bu anlardan biriydi.
bu pazar gününü sinir bozucu kılan başka bir şey var. ben blogumun adresini çok fazla tanıdığa vermişim, onu farkettim. banliyöler jülyet'i derler bir kimliksiz olmalıydım, b.j. şahsımın nickname'i haline dönüştü. oysa tanıdığım insanlar, onların davranış stilleri ve kendim üzerinden çıkarım yapabileceğim özgür bir alan olmalıydı blogum. şimdi ise, tanıyanı çıkar, haberi giderse yanlış anlar vb. kaygılar, gönlümce tespit yapmama engel oluyor.
bu problemleri bertaraf etmek adına, geçenlerde kendime bir defter aldım. ne yalan söylemeli, hayatımı o deftere hikayeleyebileceğimi dahi sandım bir ara. bir gün sürdü bu, yalnız bir defa, o günkü duygularımı yazabildim ve sonsuz bir korkaklıkla, defteri kenara koydum. almanya'da, her şeyden uzak ve mutluyken hissetmediğim bir kaygı, içime yerleşmeye başladı ve bunu sağlıklı bir şekilde görmezden gelmeyi başarabilecek miyim, gerçekten bilmiyorum.
yukarıdaki paragrafın son cümlesindekine benzer "kendime ilişkin" cümlecikleri, bu herkes tarafından okunan sayfaya yazmak istiyorum, ancak tanıdığım insanların okumasını istemiyorum. bu ifadenin, temelde çelişkili göründüğünün farkındayım, ancak, cümlelerimin dahi yüzeyde kalmasını istediğim zamanlar oluyor. bugün blogger'a girme nedenim olan meseleyi ise yazamadan bitirmek zorunda kalacağım. uzun bir girişle başladığım bu yazı ise, kısa bir gelişme ve daha kısa bir sonuçla sonlanacak sanıyorum ve diğer anlatılamamış hikayeler çöplüğünde yerini alacak.
bir yazımda anlatmıştım, blogumun adresini tanıdık insanlara vermemem gerekliliğinin farkındaydım. ne salağım, yine yaptım ve bu beni içime çökertti. damn.
4 yorum:
aynı kaygıyı ben de taşıyorum bazen. birisi kırılır, alınır mı gibisinden ki yaşamadım da değil. aslında ne var ki sevmeyen sevmesin. ama içten içe hep sevilelim istiyoruz galiba. yalnız değilsin (:
blogumu takip edenlerin daha sonra blogda yazdığım ama normal hayatta dile getirmediğim düşüncelere şaşırıp reelde yorum yapmalarına alıştım sanırım. öyle kim ne düşünecek diye kafama takmıyorum, hatta takip ederlerse belki kendileri hakkında olabilecek şeyleri yazdığımı farkettiklerinde de izlenirlik sayım artıyor :)
bayanlar için tabii ki durumlar her zaman değişik olur ama bence çok kafana takma.
kimse kim olduğumu bilmese ben de daha rahat yazardım diye düşünüyorum bazen ama boşver böylesi de güzel, seni bilenler ayrıntılı bilgi alabiliyolar bişi hakkında ya da bloga yazdım ordan oku diyosun bi şeyi herkese ayrı ayrı anlatmamak için :P
bence blogda kimlik açıklığı durumu uçlarda olmalı. ya herkes bilecek kim olduğunu, ya da kimse bilmeyecek. ben başta herkesin bileceği ucu hedeflememiştim, bu yüzden insanlar blogumu öğrendikçe özel hayatıma müdahale edildiği hissine kapıldım. neyse, buluruz ortasını artık. :)
Yorum Gönder